SANAL VİCDAN

0
23
Sanal alemin üzerimizdeki etkileri neler

1970 yılında Arpanet isimli bir proje hayata geçirildi. Birbirine bağlı on beş bilgisayarın olduğu ve Amerikan Savunma Bakanlığı ile birkaç Amerikan üniversitesini kapsayan bu proje internetin ilk adımı olacaktı. 1976 yılında İngiltere Kraliçesi Elizabeth ilk e-mailini yollayınca internet adını tüm çevrelere duyurmuş oldu.

World-wide-web; www tanıdık geldi değil mi? Dünyayı saran ağ şeklinde dilimize çevrilen bu kısaltma tam anlamıyla ifade ettiği fiili hayata geçirmiş durumda. 1990’ların sonunda büyük kuruluşların dünyasından çıkıp sıradan vatandaşların hayatına girmeyi başaran bu sistem her geçen gün egemenliğini artırmaya devam ediyor. Her şey gibi internette kullanım şekline bağlı olarak fayda ve yıkımlara yol açmakta.

Ben daha çok yıkımları üzerinde duracağım çünkü günlük hayatta karşımıza çıkan en belirgin sonuçları maalesef olumsuz yönde. İnternet ile hayatımıza bir kavram girdi: sanal âlem. En basit karşılığı gerçek olmayan şeklinde tabir edilebilir. Fakat ne yazık ki biz bu “gerçek olmayan” hayatı gerçek olan hayatımıza tercih ettik. İşte bu tercihimizin bir sonucu olarak henüz farkına varamadığımız psikolojik bir rahatsızlığa büyük bir hız ile ilerliyoruz; dissosiyatif kişilik bozulması yani –kişilik bölünmesi”.

Sanal âlem olarak nitelendirdiğimiz yapı, bu ruhsal bozukluk için çok uygun bir alan sağlıyor kullanıcılara. Sanal âlemde bambaşka fakat gerçek hayatta ise diğeri ile birbirine zıt iki farklı yaşam sürdürüyoruz farkına varmadan. Sanal âlemde birbirinden duygusal şiirler paylaşırken gerçek hayatımızda kırmadık kalp bırakmıyoruz çoğu sefer. Tüm bunlar ise teşhisini henüz yapamadığımız bu hastalığın sadece giriş faslı. Şimdi meseleyi biraz derinlemesine irdeleyelim.

OECD’nin yayınladığı son eğitim raporunda Türkiye otuz dört ülke arasında son sırada yer aldı. Bir diğer araştırmaya göre yaklaşık yüz bin kelimeye sahip olan Türkçeye rağmen bu gün günlük konuşma dilimiz üç yüz kelimeyi geçmiyor. Düzenli okuma alışkanlığına sahip kişilerde bu sayı altı yüzün üzerinde. Bu veriye sevinmek için acele etmeyin çünkü TÜİK tarafından 22 Nisan 2014’te yapılan bir araştırmada Avrupa’da yüzde 21 olan okuma oranı Türkiye’de ne yazık ki binde 1’de kaldı.

Yaşadığımız çağın adı “bilgi çağı” olarak adlandırılıyorken internet kullanım amacımız eğitim sıralaması ve okuma oranımız ile maalesef paralel ilerliyor. İnternet kullanım şeklimizin bir diğer yıkım alanını ise her gün defalarca günlük yaşantımızda ki insan ilişkilerinde yaşıyoruz. İnternet reklamlarını hatırlamaya çalışın. Tüm reklamlarda “en hızlı” vurgusu tekrarlanmaktadır. Peki, bunun neresi kötü? Hızlı bir internet bağlantısından ne zarar gelir? Eğer kullanım amacımız tamamen eğlence olarak adlandırdığımız kişisel hazza dayalı bir kullanım ise zararlarını tahmin edemezsiniz.

Günlük ortalama internet kullanımının 3 saat olduğunu göz önünde bulundurarak meseleye biraz daha yakından bakalım. Bir video linkine tıkladığımızda saniyeler içinde açılıyor, beğenmediğimiz zaman diğer videoya geçişimiz yarım dakika sürmüyor, ilgimizi çeken fakat genelde bizleri hiç ilgilendirmeyen birçok haberin açılma süresi yine saniyeler içinde gerçekleşiyor, beğendiğimiz bir resmi bilgisayarımıza indirmek (ki ben altında yatan düşüncenin sahip olma duygusu olduğunu tahmin ediyorum) birkaç saniyelik bir işlem, en meşhur savaş oyunlarına girip karşımızda ki onlarca oyuncuyu “öldürüyoruz” daha sonra bir tıkla her şey yeniden kuruluyor ve yine aynı oyuncular birbirlerini defalarca “öldürmeye” devam ediyorlar.

Beğendiğimiz bir alana ulaşmamız saniyeler içinde gerçekleşiyor, sevmediğimiz bir ortamdan (haber, video, oyun, site, resim vb) ayrılma süremiz yine birkaç saniye, birilerini öldürüyoruz ve tek bir tuşa basarak her şey eski haline geliyor; sonunda tüm bunların sonuçlarını sanal zannettiğimiz gerçek hayatımızda görüyoruz. Türkiye’de trafik kazalarında yıllık can kaybı sayısı kaç dersiniz? Ortalama dört bin! Her yıl yok olup giden 4000 insanı tek bir tuşa basarak geri getiremiyoruz. Beynimiz “hız”a o kadar alışmış ki tıpkı bir uyuşturucu gibi onsuz yapamıyoruz. Birkaç saniye daha fazla beklemeye tahammülüz yok, kırmızı ışıktan bir an önce geçmek istiyoruz, bütün araçları geçmek ve gideceğimiz yere en “hızlı” şekilde ulaşmak istiyoruz. Aynen “sanal âlem”de yaptığımız gibi her şeyin saniyeler içinde gerçekleşmesini istiyoruz.

Yine trafikte önümüzde ki aracın olması gerekenden çok az bir süre daha fazla beklediğini gördüğümüzde sinir krizleri geçiriyoruz, ışıklarda beklerken sarı ışık yandığı anda arkamızda ki araçların en az yarısı korna çalarak “isyan” ediyorlar. Sadece yan baktığı için ve ya omuzu çarptığı için birbirini öldüren insanların haberlerini defalarca duyuyor ve izliyoruz. Türkiye’de her gün ortalama bir kadın cinayeti yaşanıyor. Sebepler ise o kadar basit ki bazen inanmak istemiyoruz. Kumanda tartışmasından, yemeğin tuzuna kadar yığınla bahane cinayet sebebi oluyor.

Acelemiz” bizi öyle esir almış ki otobüste, durakta, asansörde ve ya bir bankta bırakın sohbet etmeyi birbirimize selam dahi vermiyoruz. Sohbet açılmasın diye farklı yönlere bakıyoruz. Yavaşlamaya, sakinleşmeye, oturup kendimizi ve dostlarımızı dinlemeye hiç vaktimiz yok bizlerin. Sürekli bir yerlere yetişmeliyiz ve sürekli yeni bir “bağlantı” (haz) denemeliyiz. İnternet bizim için bilgi çağına yetişmemize yardımcı bir araç değil “öldüren bir hız” olmuş durumda.

Ben internete ve diğer medya araçlarına “Firavun’un Büyücüleri” diyorum. Mısır’da firavunlar döneminde her firavunun büyücüleri vardı. Bunlar bir takım ‘sihirli hareketler’ ile halka korku ve hayranlık salar böylece halkı firavuna karşı bağlı kalmaya zorlardı. Bugün aynı şeyi internet ve diğer medya araçları yapıyor. Önce insanları yalnızlaştırıp ardından istediği yönde telkinle “dünya starı” yapıp ‘sevenlerine’ hi (hay-ingilizce: selam) dedirtip onları kendisine hayran bıraktırıyor. Bu insanlık için tabiri mümkün olmayan bir yıkımdır. Sanal âlem giyimimizden yiyeceklerimize kadar, eğlencemizden gideceğimiz mekânlara kadar her şeyimizi belirleyen bir “efendi” olmuş durumda.

LİKE (BEĞEN) BUTONU

İşte vicdanlarımıza vurulan en büyük darbe. Tüm hayatımızı senkronize ettiğimiz (iç içe geçirdiğimiz, eşleştirdiğimiz) sanal âlem içimizde ki vicdan duygusunu tam anlamıyla işlevsiz hale getirdi. Yazının başında ki resim Afrika’da BM yardım binasına ulaşmaya çalışan bir çocuğa ait ve başında ölmesini bekleyen bir akbaba. Sanal âlem bu haber ile ‘çalkalandı’. İnternette paylaşılan fotoğrafına binlerce like (beğeni) geldi. Klavyenin başına geçtik beğen butonuna bastık, altına üzgün olduğumuzu belirten bir yorum yaptık ve vicdanlarımız kutsandı. Sonra Paris’te 12 kişi öldü, sonra Suriye’de yüz binlerce insan evinden ve yurdundan sürüldü, sonra Irak’ta ölü insanlar sayısı bir milyonu geçti, sonra Ankara’da, Hatay’da öldü insanlar sonra ve sonra daha bir sürü şey. Bizler ise hiç boş durmadık, hepsi için –beğen- butonuna bastık ve hemen hepsi için duygusal yorumlarda bulunduk.

Sonra beynimiz buna alıştı ve sokakta kaldırımda oturmuş ağlayan bir insan gördüğümüzde zihnimizde ki “beğen” butonuna bastık, sonra kin duyduğumuz bir kesime ait bir acı gördük beynimizde ki “gizle” butonuna bastık, sonra işsiz kalan insanların bir eylemine denk geldik ve beynimizde ki “sayfadan ayrıl” butonuna bastık, böylelikle ruhumuzu aldatmaya ve buna alışmaya başladık.

Bilginin insanı erdem sahibi yapan bir değer olduğunu yok sayıp esasında bizi hiç ilgilendirmeyen olayları bilgi vasfında takdir edip boş bir rüyanın peşine düştük. Ruhumuzu her şeyi yeyip bitiren bir hıza teslim edip hayatımızın gerçekliklerini mahzenlere kapattık. Vicdan sahibi kısık seslidir diye bir söz okumuştum, bugün ise insanlar çok fazla bağırıyorlar. (akman.o)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here